Bir metni değerli kılan yalnızca kelimeleri değildir; o kelimelerin arkasındaki ruh, inanç ve samimiyettir. İstiklal Marşı da işte tam olarak böyle bir eserdir. Her okunduğunda insanın içine işleyen, yalnızca bir şiir değil; bir milletin varoluş mücadelesinin, inancının ve direnişinin ifadesidir.
Mehmet Akif Ersoy’un kaleminden dökülen bu eşsiz dizeler, yüksek bir ruh ikliminin ürünüdür. Onun temiz, samimi, umut ve ıstırap dolu gönlünden süzülen her kelime, milletimizin ortak duygularına tercüman olur. Bu yüzden İstiklal Marşı’nın her kıtası, milli ve manevi duygularımızı adeta ayağa kaldırır; kalbimizi derinden kavrar.
Marşı okurken ya da dinlerken hissedilen o tarifsiz duygu, sadece edebi bir haz değildir. Vatan sevgisi, bayrak aşkı, iman ve hürriyet tutkusu iç içe geçer; insanın yüreğinde bir titreşim oluşturur. Deyim yerindeyse, bu marş kalbimizi kökünden yakalar ve bizi biz yapan değerlere yeniden bağlar.
Edebi açıdan bakıldığında da İstiklal Marşı, Türk şiirinin zirve eserlerinden biridir. Aruz vezniyle yazılmış olması, on kıtadan oluşan yapısı ve mısralar arasındaki güçlü ahenk, onun teknik açıdan da ne denli kusursuz olduğunu gösterir. Ancak bu teknik mükemmelliğin ötesinde, asıl etkileyici olan; kullanılan kavramların derinliğidir.
Müjde, ümit, cesaret, hürriyet ve istiklal gibi milli kavramlar; iman, şahadet, ezan ve cennet gibi manevi değerlerle büyük bir uyum içinde işlenmiştir. Bu bütünlük, marşı yalnızca bir şiir olmaktan çıkarır ve onu bir milletin ruh haritası haline getirir.
“Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” diyen Mehmet Akif’in bu sözü, aslında verilen mücadelenin büyüklüğünü ve bedelini en yalın haliyle anlatır. Bu söz, aynı zamanda bizlere düşen sorumluluğu da hatırlatır: O ruhu anlamak, yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak.
Bu vesileyle, başta Çanakkale Savaşı’nın kahraman şehitleri olmak üzere, vatan uğruna can veren tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. Onların emaneti olan bu topraklara sahip çıkmak, sadece bir görev değil; aynı zamanda bir vefa borcudur...
