“Adalet ve Onur: Hz. Peygamber’in Devlet Başkanlığı”
Kur’an ve sünnet, bireysel ve toplumsal olarak insanı dünya ve ahiretin saadetine ulaştırması için sadece emir ve yasaklar dayatmaz; insanı, insan-ı kâmil yapan değerler sistemi üzerinden ona yol gösterir. İnsanı bu yönden diğer canlı varlıklardan ayırarak, insana insani değerler üzerinden insanlığı öğretir. Onun diğer varlıklarla olan ilişkiler muvazenesinde hem Rabbini, hem de kendi insanlığını; insanın kendi nefsi, diğer varlıklar ve Rabbi ile olması gereken yerde üçlü değerler sistematiği içinde ona değer verir. Bu değeri ona yüklediğinde, hem ona bazı vazifeler yükler, hem de ona bir takım onur ve haysiyet kazandırır.
Kur’an ve sünnetin tekâmül ettirdiği bir fert veya toplum, mutlak hakikatin evrensel kazanımı olan bu iki kaynağın verdiği âmil müesses nizam ve bu nizamı temsil eden devlet başkanında da bu ilke ve prensipler doğrultusunda hem sorumluluğu hem de onuru beraberinde verir. İşte bunun zirve isimlerinden biri Hz. Peygamberdir.
O, bu bağlamda geldiği toplumda deve çobanlığı ve hurma ticareti dışında hiçbir toplumsal değeri olmayan bir milleti bu yönde ihya ve inşa etmeye çalıştı. Bir yönden vahyin getirdiği ilkeler doğrultusunda emir ve yasaklara mutlak uyma gibi bir disipline mutlak manada itaate alıştırdığı gibi, öbür yandan insanı insan yapan erdem ve onuru kazandırdı. Öyle ki, Peygamberin yönetme safhasından önce en ufak bir kıvılcımda yıllarca birbirleriyle savaşan bir toplumu, karıncayı ezmekten imtina eden örnek bir toplum hâline getirdi.
Bu kazanımlar, insan tecrübe ve kabiliyeti ile ulaşamayacağı kemalat ve tahsiniyatın zirvesine ulaştı. Kur’an ve sünnetin müesses nizamı olan devletin başkanlık sisteminde Peygamber, ilk Medine İslam medeniyetini kurdu. O, bu medeniyeti İslam ve Müslümanlar ile sınırlı tutmadı. O kadar temel insani evrensel ilkelere sahip idi ki, tüm Medine toplumunu içine alan kapsayıcı bir sistemi anayasal bir çerçeveye oturttu. Kurulan bu medeniyeti yasal bir çerçeveye oturttu. Böylece ilk İslam medeniyetinin anayasasını oluşturdu. Bu elli civarında maddeden oluşan anayasada hiç ayet dayatmadı. Gayet siyasal, sosyal ve insan haklarına yakışır, toplumun her kesiminin kendini içinde bulabildiği kucaklayıcı bir güven ortamını oluşturan müesses bir nizam kurdu.
Bu ilke ve prensipler Peygamberin devlet başkanlığında temel işlevi, insanlar arasında iki yol net bir biçimde belirginleşti. İbadet ve Allah’a itaatte Müslümanları; adalet, merhamet, sevgi ve saygı gibi ahlaki ve insani esaslar üzerinde yüceltmek, yaşanılan hayatta zulüm ve hukuksuzluktan eser bırakmadı.
Çünkü Yüce Allah’tan vahiy alarak, her varlığı kendi yaratılışındaki gaye ve hedefine uygun niteliklerle donatılmıştır. Diğer canlı varlıklar, fıtrat yasaları dediğimiz içgüdüsel yaratılıştaki tashiri emirlere bağlılığı icbari bağladı. Ancak insana özgür irade verilerek yasalar arasında tercih hakkını tanıyarak ona apayrı bir haysiyet ve onur bağışladı. Bu manada Peygamberin devlet başkanlığında, insan onurunu, yaşama hakkını ve özel hayatın dokunulmazlığı da dâhil olmak üzere bütün beşerî ilişkileri en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlaşılır bir şekilde yasalaştıran ve bu yasaları koruyan, yaşayan ve “örnek insan, güzel insan rol modelini” gösteren bir devlet başkanlığını tüm insanlığa armağan etti.
Dünya bugün bir sıkıntı ve buhran yaşıyorsa, bu ilke ve prensiplerden uzak kalmanın faturasını ödüyor. Bu faturanın en ağır bedelini mazlum çocuklar, narin anneler ve yaşlılar ile bu değerleri isteyen hak ve adalet yanlıları ödüyor. Hak ve adalet insanların ortak değerleridir. Hak ve adaletin talebinde bütün insanlar eşittir. Bu anlamda işlenen küresel zalimler ve onların borazanlığını yapanlar ile hak ve adaletin talibi olan iman sahipleriyle vicdan sahipleri birlikte bu küresel zulme karşı çıkıyorlar.
